durmayın koşun!
The Road
15 Mar
Dünya’nın bir anda yok olduğu veya yok oluştan sonrasını inceleyen birçok film izlemişsinizdir, genellikle sadece film izlemez, bunun oyunları da mevcuttur. Yıllardır birçok insanı peşinden sürükleyen ve devamı mutlaka yapılacak olan şaheser Fallout dediğimde sanırım herkes hak verecektir. Örnekleri çoğaltmam gerekirse Terminator, Mad Max gibi çoğaltılabilir.
Hepsinde birşekilde Dünya’daki yaşamın çoğu sona ermiş, kalan insanlar ise olabildiğince bencil olup kendi hayatlarını sürdürmeye endekslemişlerdir.
Son yıllarda bunlardan birkaçı gerek oyuncuları, gerek senaryosu, gerekse de atmosfer bakımından oldukça söz ettirdi. Will Smith’in başrolde oynadığı “I’m Legend” filmi sanırım birçok sinemaseverin beğenisini kazanmıştır, son aylarda çıkan “The book of Eli” ise beni her ne kadar sinirlere gark etsede post-apokaliptik dediğimiz kurgusala örnek verilebilir.
Bu sefer durumlar biraz farklı, gerçekten çok başarılı bulduğum bir yönetmenin romanından beyazperdeye uyarlanmış bir film The Road. Afişten de gördüğümüz üzere yönetmenin bu filmden önceki yapıtı “No country for old men” filmini izlemişsinizdir, izlememişseniz bu filme ısınmak ve yönetmeni daha çok sevmek için zaman kaybetmeden izleyin!
Viggo Mortensen dediğimiz zaman herkes şöyle der: “Aragorn!” aslında bu tarz hatırlanmak iyi çünkü film endüstrisinde çok büyük bir yer etmiş olan filmde başrol oyuncusu gibi birşeysiniz ve birnevi çıkış noktanız bu film, insanların sizi tanıdığı film, bu film.. O yüzden “Aragorn mu oynuyor abi?” gibi cümlelere kızmıyorum.
Viggo Mortensen çok garip bir aktör, sakalsız hali bence çok ama çok kötü fakat sakallı hali bir başka bu adamın. The Road filminde de sakalı biraz fazla abartmış fakat yakışmış.
Davulun sesi uzaktan hoş geliyordu fakat yakına geldiğimizde de hoş oldu, kadro olarak bana göre oldukça güzel. Müzik olayını ise Nick Cave denen tanrısal varlık ve Warren Ellis ile aşmışlar. Başından sonuna kadar müzikler kulağınızı mest ediyor, nasıl bir şey tam olarak bilemedim en son böyle güzel müzikleri Yüzüklerin Efendisi filminde yaşamıştım sanırım bir de V for Vendetta filminde.
Müzik konusunda tam puan aldı diyebilirim. Artık sanırım sağdan soldan bahsetmeyi bırakıp film hakkında birşeyler yazmanın vakti geldi. Bu yazının devamını okuyun »
Agora
2 Mar
Son zamanlarda gerçekten oldukça kötü filmlere şahit olduk, ne umduk neler bulduk misali. Daybreakers, The Book of Eli, The Boondock Saints 2 gibi filmlerle zamanı öldürürken ilk defa zamanı öldürmenin değdiği bir film ile karşı karşıyayız. Başrollerini Rachel Weisz ve Max Minghella’nın paylaştığı Agora filmi ana konu olarak dini işliyor fakat yan konulara saptığımızda gerçekten güzel işlenmiş konular olduğunu görüyoruz. Köle’nin sahibine duyduğu o muazzam aşkı ve Hypatia’nın filozofiyi işin içine katarak gece gündüz güneş ve gezegenlerin dönüş sistemini anlamaya uğraşması, yan konulardan birkaçı. Tabiki bu konuları da bir kök misali açabiliyoruz mesela dindeki barbarlığı, küstahlığı, o dönemde yaşayanların tiyatro oyunu oynatabildiği gibi ince nüansları kaçırmıyoruz.
Roma dönemindeki Mısır’ı anlatan Agora’da, şehre etnik olarak pagan ve hristiyan dinleri hakimdir fakat uzun zamandan beri birbirlerinin tanrıları ile alay etmekte olan bu iki din mensupları, birgün çizgiyi aşar var insanların ölümlerine sebep olabilecek hareketlerde bulunurlar. Etki tepki yapar kanunundan faydalanırsak diğer grupta dozajı arttırır ve daha çok insanın ölümüne sebep olur ve sonuçta paganlar iskenderiye kütüphanesine kaçıp, valiyi orada beklerler. Bu bekleyiş günlerce, haftalarca sürer ve sonunda Augustus’un emri ile şehre bir nevi hristiyanlar sahip olurlar.
Hristiyanların yanında onların destekçisi olan yahudiler vardır ve elele vererek tarihin en görkemli kütüphanelerinden birisi olan iskenderiye kütüphanesini yağmalarlar, içindeki bilgileri, kitapları, notları yakarlar.
Agora filminin girişi böyle, devamı da oldukça güzel fakat biraz yavaş film olabilir ve filozofi bazen ağır basıyor sıkılabilirsiniz. Eğer tarih, filozofi gibi konular sevdiğiniz konular ise kaçırmayın. Rachel Weisz zaten takdir ettiğimiz birkaç aktörden birisi ve bu filmde gerçekten güzel bir rol ortaya koymuş.
Sonuç olarak gerçekten harcadığınız zamanı hakeden bir film.
the boondock demons
28 Şub
Gerçekten ve gerçekten devam filmleri kötü olmak zorunda mı merak ediyorum, sen çok güzel bir ilk film yapmışsın, kült olacak dereceye gelmiş, havalarda uçuşan veritaslar falan herşey çok güzel fakat bu filme geliyorsun ve puf!
Önceki yazımızda filmi heyecanla beklediğimizi ve aynı kadronun olduğunu söylemiştik fakat filmi izlememizle bütün bu mutluluğumuz ortadan kayboldu.
Kadroya baktığımızda yine aynı kadro, babadan oğula hiç kimse değişmemiş. Hikayemiz ise ilk filmin sonunda öldürülen italyan mafya babasının oğlunun intikamını konu alıyor. Bu iki kardeş son derece mütevazi bir hayat yaşamak için İrlanda’da çiftliklerine bakmaktadırlar. Zamanın birçok şeyinden uzak bir hayat sürerken, bunları oyuna çekmek için bir yem atılır oltaya ve bir anda kendilerini amerikada bulurlar.
Kardeşler tamamen geçen 10 yılın ardıdan fizyolojik olarak değişikliğe uğramışlar, Norman Reedus eski filmdeki kendisine(!) daha çok benziyor lakin diğer kardeş olan Sean Patrick Flanery ise tamamen değişikliğe uğramış, ben şahsen o mu değil mi filmin ortalarına kadar düşündüm, ikinci bir cemal nalga olayı mı geliyor dedim.
Sonuç olarak ilk filmin yüzü suyu hürmetine (!) izlenebilecek bir film fakat sinemada falan izlemeyin, izlenmez. Evinizde zaman öldürmek için izlenir, “ne yapsam acaba şimdi” dediğiniz zaman izlenebilir.
Yazık ya.
Man on the edge
27 Şub
Iron maiden’ın çok güzel bir şaheseridir, başlığı böyle atmak istedim fakat gelin görün ki bahsettiğimiz film vasat ile iyinin aralarında bir yerde sıkışıp kalmış.
Edge of Darkness, birçok Mel Gibson hayranını tekrar beyazperdeye çekebildi sanırım, biz de onunla büyüdük sayılır, Braveheart, Patriot falan epey güzel günlerdi, tabiki hayatın kuralı yaşlanıyorsun. Bu adam da yaşlanıyor ve artık eskisi gibi güzel filmlerde rol alamıyor. Mesela şimdi Braveheart’ı tekrar yapsalar Mel Gibson oynar mı? Oynayamaz, yığılıp kalır.
Bu filmde de kızıyla epeydir ayrı kalmış olan bir polis-babayı oynuyor. Kızı yıllar sonra babasının evine “esrarengiz” bir şekilde geliyor ve hastalık belirtileri baş gösteriyor. Hastaneye gidelim, edelim derken film tam olarak başlıyor.
Mel Gibson’ın dışında takdir edersiniz ki pek oyunculuk göze çarpmıyor, filmin hepsi tamamen onun üstüne kurulmuş, arada bir gözüken ara karakterler var, birşeyler söylüyorlar sonra güle güle. Bu kadar yerdikten sonra bazı yerleri de övmek gerekiyor, ne demişler sezar’ın hakkı sezar’a.
Belki de şu sıralar izlenebilecek en güzel film diyebiliriz, polisiye olduğu için kovalamaca sahneleri güzel gibi, ben bu türün hastası değilim o yüzden bana hoş gözüktü fakat şahsi görüşüm sinemaya gidilip de işte nedir 15 tl verilip bu film izlenmez. Aslında son zamanlarda “Eyvaah Eyvah” hariç sinemaya gidilip hiçbir film izlenmez, ben şahsen nefret ettim bu dönem. Hiç güzel filme denk gelemedim, güzel bir vampiric bir film izleyelim dedik dünyanın en iğrenç vampirli filmi geldi. (en iğrençten bir öncesi Twilight)
Sonuç olarak gayet güzel bir film, evde sevgiliyle falan veya “bu akşam ne yapsam” mantığında gayet izlenebilir.
fotoşipşak?
25 Şub
WorldPress Photo her yıl düzenlediği Yılın Fotoğrafları ödüllerinin 53′üncüsü de açıklanmış. Sonuçlara göre yılın fotoğrafı ödülü İtalyan fotoğrafçı Pietro Masturzo’ya ait. Fotoğrafta 2009 yılında İran’daki seçimler ardından gerçekleşen gösteriler esnasında Tahran’da bir çatıdan bağırmakta olan birkaç protestocu görünüyor.
© Pietro Masturzo |
Gidip tüm fotoğraflara tek tek bakmanızı, altlarında yazanları okumanızı salık veriyorum (bunu mu koysam yoksa Masturzo’nun fotoğrafını mı diye fena halde arada kaldığım bir fotoğraf vardı, hangisi olduğumu söylemiyorum ki gidin bakın (meğersem yine afacanlığım üstümdeymiş)).
***
İranlı bir fotoğrafçı olan Rena Effendi’nin “Tahran’da Gençler” isimli çalışmasına denk geldim. El ele tutuşanların sopalandığı, sokakta sigara içen kadınların hapse atıldığı İran’da nüfusun yüzde 40′ına tekabül eden 15-30 yaş arası genç kesimin “eğlenceyi regüle eden” bir toplum içerisinde, “umudu kontrol eden” bir yerde nasıl eğlenip sevdiklerini fotoğraflayarak İran hakkında bilinen onca şeyin yanında nispeten az bilinen bir şeye, gençlerin davranışlarına tanıklık etmiş (sağ olsun, genç kesimi 15-30 yaş arasına sığdırarak artık genç olmadığımızı bir kez daha hatırlatmış aynı zamanda
Efendilik bu değil, kendisine laflar hazırladım).
![]() |
***
İlgi ve saygı ile okuduğum bir diğer photo-essay ise bir Washington Post muhabiri olan Andrea Bruce’tan. Olay Türkiye’de geçiyor. Aktörler ise İran’dan Türkiye’ye sığınmış olan ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti tarafından sığınmacı olarak kabul edilerek Isparta’ya yerleştirilmiş olan eşcinseller ve muhalifler.
© Andrea Bruce |
Bir azınlık ne kadar küçük ise insan hakları ihlallerinden o kadar çok etkileniyor bence. Hatta bir ülkenin sınırları içerisindeki en küçük azınlığa karşı hem devlet politikası hem de sosyal eğilim bağlamında izlediği tutum ile o ülkenin aydınlığı arasında doğru bir orantı olabileceğine inanıyorum.
(Dikkat ederseniz Andrea’nın ta Amerikalardan gelip böyle bir hikayeyi fotoğraflamış olmasından yola çıkarak kimseyi iğnelemiyorum (Galadriel’in yüzüğü geri çevirmesi gibi, sanırım Effendi haklı ve ben yaşlanıyorum ya da git gide effendi bir insan oluyorum (iki türlüsü de çok fena))).
***
Aperture Foundation, çağdaş fotoğrafın nabzını tuttuğu ve yeni nesil fotoğrafçıların çalışmalarını daha geniş kitlelere ulaştırdığı yarışmasının sonuçlarını açıklamış. Portfolyo ödülünü Moskova’da kırsal ve kentsel yaşamın sınırlarında çektiği fotoğraflar ile Alexander Gronsky almış. Editöryel yorumlar harika gerçekten, fotoğraf değerlendirmelerini okumak çok keyifli (bizim, fotoğrafı ya ortaya bir ‘teknik salatası’ yapıp fotoğrafçının hatalarını kendilerini komik duruma düşürme pahasına bir bir yüzüne vurmaya çalışan ya da kimseyi ilgilendirmeyen duygusal detaylara girmek sureti ile fotoğrafçının motivasyonunu hiçe sayarak bağlamın dışından martavallar okuyan eleştirmenlerimiz okumak isteyebilirler belki (hay aksi, efendilik filan diyorduk, hikaye oldu (neyse, çalışmalarımız sürüyor))).
***
Son fotoğraf ise The New York Times muhabiri olan Rina Castelnuovo’nun şans eseri çektiği çok çarpıcı bir fotoğraf. Kendisinin bu fotoğrafla ilgili bir röportajına denk geldim. Olay anını şöyle anlatmış:
Sokaklar boştu. Purim‘i kutlamakta olan Yahudi yerleşimcileri fotoğraflamak için durdum. Bir şişe şarabı döndürüyor, kadehlerini tokuşturarak kutlama yapıyorlardı. Filistinli bir kadının kapalı dükkanlar boyunca yürüdüğü çarptı gözüme. Bir grup yerleşimci sokağın ortasından aksi istikamete doğru yürüyordu. Yahudi yerleşimcilerden birisi durup kadına doğru yaklaştığında gayri ihtiyari bir şekilde fotoğraf makinemi doğrulttum.
Kadın bağırmadı ya da durmadı. Adımlarını sıklaştırdı ve ilerideki köşeyi dönerek yok oldu. Sinirli ve üzgündüm — sanki şarap bana atılmıştı.
© Rina Castelnuovo |
Çok çarpıcı bir fotoğraf. Şarabın bir kırbaç gibi şekil alması ise çok ironik.
Fakat bu hikayeyi okuyup bu fotoğrafa baktığınız zaman Yahudilere saydırmaya başlamak yerine lütfen durun ve düşünün. Bu tip haksızlıkların aslında ne kadar yaygın olduğunu görecek ve şaşıracaksınız. Dediğim gibi kuru ve işe yaramaz bir sinire yenik düşüp Yahudilere saydırmaya başlamayın ve düşünün; belki bu sayede bu fotoğraf da, fotoğraftaki kadın da, ona şarabı atan delikanlı da menkıbelerini yerine getirmiş olurlar…
Bu yazıyı çok sevdiğim insan Murat Eren yazmış, oldukça güzel şeyler yazıyor lakin sağda linki de mevcut. Mutlaka ama mutlaka takip edilesi siteler arasında yerini alıyor. Buradan kendisine bu güzel yazı için selam gönderiyoruz.
© Pietro Masturzo
© Andrea Bruce
© Rina Castelnuovo