kürk mantolu madonna vs çakma madonnalar

kürk mantolu madonna vs çakma madonnalar

Ara 30

bahsetmek istediğim madonna’nın ilki ve en güzeli Sabahattin Ali’nin unutulmaz romanı tabiki. İlk kez yazıyoruz madem dedik, nickime ilham kaynağı olmuş kitaptan bahsedelim, edebiyattan falan bahsedelim birşey sansınlar : )

evet, kürk mantolu madonna…yazarın yazmaktaki başarısına eklenen dramatik konusuyla okura ender yaşatılan o duyguyu, kitabı kalple okuyabilme zevkini tattıran uzun hikaye…

günümüz okurunun çok satanlar koleksiyonundan oluşan kitap dağarcığına aşina olmayacak bir aşk hikayesi.. Edebiyat eleştirmeni kisvesinde yazmak istemiyorum bu roman hakkındaki düşüncelerimi. Bu güzel kitabı okuyan herkesin söylemek istediği cümleler vardır şüphesiz. Son sayfasını okuduktan sonra masanın üstüne atılıp gidilecek bir tuna kiremitçi’ye benzemez zira. Yazıldığı tarih itibariyle de çeyrek asır fark atmıştır zaten.

Uzatmayayım lafı. ana karakterimiz raif bey diğer insanlar arasından farkedilecek hiçbir özelliğe sahip olmayan sıradan bir adamdır. yoldan geçerken görsek bu adam niçin yaşıyor? sorusunu hiç çekinmeden kendimize soracağımız cinsten. Çarşıda, pazarda sırtımıza dokunup geçen yüzü olmayan vücutlardan. zamanla onu tanıdıkça değişen fikirleri ne büyük bir yanılgıya düştüğünü gösteriyor. bu yanılgısını şu sözlerle ifade eder anlatıcı;

“insanlar birbirlerini ne kadar iyi anlıyorlardı? dünyanın en basit, en zavallı, hatta en ahmak adamı bile, insanı hayretten hayrete düşürecek en müthiş ve karışık bir ruha maliktir. niçin bunu anlamaktan bu kadar kaçıyor ve insan dedikleri makluku anlaşılması ve hakkında hüküm verilmesi en kolay şeylerden biri zannediyoruz? niçin ilk defa gördüğümüz bir peynir hakkında söz etmekten kaçtığımız halde ilk rast geldiğimiz insan hakkında son kararımızı verip gönül rahatlığıyla öteye geçiyoruz!”

konu ilerledikçe anlatıcıyı yanıltan raif efendi’nin yaşamı hakkında bilgi almaya başlıyoruz. herşey raif efendi’nin yazdığı bir defterin ortaya çıkmasıyla başlıyor. raif efendi’nin kendi dilinden anlattığı hayat hikayesi. zengin bir ailenin çocuğu olarak almanya’ya gidişi, orada öğrenmesi gereken meslek yerine bütün gün o galeri senin bu resim sergisi benim boş boş gezişi ve ardından onunla, kürk mantolu madonna’nın kendi portresiyle tanışmasını dinliyoruz. Okuyoruz aslında ama roman daha çok dinletiyor kendini. raif efendi ve tablonun sahibi maria puder arasında geçen muhteşem aşk öyküsü hazin bir sonla noktalanıyor. raif efendi yaşadığı büyük bir yanılgı sonucunda kendini tüm insanlardan soyutlayıp, inanmayan, konuşmayan yapayalnız bir insana, sıradan bir memura dönüşüyor. senelerce beklediği maria puder sayesinde oluşan hayal kırıklığı onu yaşamayan bir insana dönüştürürken çok sonradan keşfettiği gerçek bir kez daha yıkıyor. “bir yalnış anlaşılma yüzünden kendimi ebedi bir yalnızlığa mahkum etmeye mecburum.” diyor.

kitap sonlanırken gözyaşlarınızı tutamayıp, neden bu kadar geç okudum bu kitabı diyerek kendinize kızıyorsunuz. “ben nelere geç kaldım böyle?” diyorsunuz sonra, sorguluyorsunuz hayatınızın anlamını. anlatılacak hala o kadar çok şey kalıyor ki geri… şiddetle tavsiye etmek en iyisi sanırım.

Şimdi etrafıma baktığımda insanların yüzlerinde derin çizgiler göremiyorum böyle. Yaşadığı bir şeyin izini taşıyan, hisseden bakışlar da yok. Pürüzsüz, makyajlı, maskeli yüzler var daha çok.

O dönemin yoklukları, yaşam şartlarının getirdiği bir dramatizm mi bu diye düşünüyorum o zaman. Ama yok, git gide yüzeyselleşiyoruz, sığlaşıyoruz. Birbirimizden kaçıyoruz, gerçek kimliklerini tanımıyoruz, maskeler düşmesin diye korkuyoruz belki. Kitabı yazarken de söylemiş bunu Sabahattin ali:

“insanlar birbirlerini tanımanın ne kadar güç olduğunu bildikleri için bu zahmetli işe teşebbüs etmektense, körler gibi rastgele dolaşmayı ve ancak çarpıştıkça birbirlerinin mevcudiyetinden haberdar olmayı tercih ediyorlar.”

Günümüzde de değişmeyen bir şey işte, aynı mevzu. O zamanın kürk mantolu madonnaları şimdi çakma madonna oldular yalnız. Maybelline marka rimellerinin ardına gizledikleri ürkek bakışları ile her şeye daha şaşkın bakıyorlar. Botox etkisi de olabilir, emin değilim. Korkunçlar zaten.

Kitapta irdelenen insan doğasının tüm özellikleri yanında diğer derin mevzu “aşka inanmak” kavramı var ki… saatlerce yazabilirim belki. Ama uzatmayacağım, Madam puder anlatsın onu da kendi kelimeleriyle :

“şimdi aramızda noksan olan şeyin ne olduğunu biliyorum.” dedi. “bu eksiklik sana değil, bana ait…bende inanmak noksanmış… beni bu kadar çok sevdiğine bir türlü inanmadığım için sana aşık olmadığı zannediyormuşum… bunu şimdi anlıyorum. demek ki, insanlar benden inanmak kabiliyetini almışlar…. ama şimdi inanıyorum… sen beni inandırdın. seni seviyorum. deli gibi değil, gayet aklı başında olarak seviyorum… seni istiyorum…içimde müthiş bir arzu var… bir iyi olsam!”

Madonna kürkünü attı artık, soyundu. çakma madonna sayısı çoğaldıkça, ışıklar daha çok parladıkça unuttuk ne kadar uzaklaştığımızı gerçeklerden, kendimizden. Taktığımız maskelerin altında ne istediğimizi, neyi sevdiğimizi bile unutuyoruz. Çok çabuk unutuyoruz evet.

Sonra bir gün karşımıza aşk çıkıyor. Tanıyamıyoruz onu. Kaçıp saklanıyoruz köşelerimize. Evcilik oyunumuza devam ediyoruz. Tam o sırada tokat gibi geliyor bu roman. Unutamadığımıza ağlıyoruz…

En sonunda “hayat ancak bir kere oynanan bir kumardır, ben onu kaybettim.” diyor raif bey ve yutkunamıyorsunuz.

Bulduysan hiç unutamadığın birini daha sıkı sarıl.

Daha çok öp.

Daha çok sev.

İzin verme kayıp gitmesine.

Yazının başında eleştirmen edasıyla anlatmayacağım demiştim ama yalan oldu bakıyorum ki. Bir pipom eksik şu an. O kadar dokunmuş ki sanırım, okuduğum dönem, düşüncelerim, hislerim birleşince gırgır yapmak gelmedi içimden. Böyle makale gibi bişey çıktı ortaya.

Halbuki madonna diyorduk. Daha asıl efsane madonna’dan bile bahsedemeden sonlandırıyorum yazıyı.
sonlandırdım yazıyı vallahi.

madampuder

Leave a Reply