prince of persia
1992 veya 93 yılındayız, bilgisayarım var, renkli crt monitörler yeni yeni çıkıyor.. harddisk denilen olgu nadir olarak var, belli ki paraya kıyıp almışız zamanında, anadolu lisesi sınavları da var tabi. Harıl harıl oyun oynuyorum, Golden Axe, Sensible Soccer ve sayamayacağım birsürü şey.. aralardan birisi öne çıkıyor, gerek bulmacaları, gerek oradan buraya atlamadaki zorluk.. Prince of persia.
Bu arada saygısızlık etmeyelim en beğendiğim oyun Wolfenstein’dı. Krediler John Carmack’a :}
Anadolu Lisesi’ni kazanıyoruz daha bi sarılıyoruz oyuna, yeni versionları çıkıyor hemen oynuyoruz, o zamanlar “beğenmedim, grafikleri kötü vs” yok.. oynayacaksın.
1999 yılı gibi birşeyde de Fransa menşeli yapımcı Ubisoft Montreal ise oyun haklarını satın alıyor ve oyunu güncel teknolojilerle süsleyip, üç boyutlu yapıp önümüze sunuyor.
Zaman su gibi akıp geçiyor, yıl olmuş 2010.. firma oyun haklarını, film haklarına çeviriyor ve beyazperdeye aktarılıyor.
Oyunculara bakıyoruz önce pek sarmıyor, peh bu mu oynayacak prensi diyoruz sonra ise bakıyoruz ki Jake abimiz çalışıyor, ediyor.. işi oturtabiliyor, takdir ediyoruz.
Açıkcası oyunlardan aktarılan filmleri pek sevmem ben, Silent Hill, Doom gibi örnekleri sayabiliriz, şunun şurasında sanırım Prince of Persia kadar sevdiğim oyundan aktarılan film yoktur..
Konuya pek bakmamak gerek, ayrıntılara pek takılmamak gerek, çok detaycı olmamak gerek.. film olmuş. Benim gibi oyunu sürekli takip eden, geceleri uyumadan son oyunu bitirmiştim mesela, çok güzel bir aşk hikayesiydi.
İzlenmeli mutlaka :}