kişisel

looking for eric

otobüs içinde muhteşem Cantona marşı söylerken

otobüs içinde muhteşem Cantona marşı söylerken

Futbol, sadece futbol değildir. Saha içindeki duygularımızı, savaşımızı, üzüntümüzü, hatalarımızı hayatta yaptığımız şeylerle bağdaştırabiliriz ve başarmak için takım olmalıyız. Tam olarak bize bunu anlatmaya çalışan birisi Eric, ingiltere’de postanede çalışan bir postacı işte, elinde avcunda hiçbirşey kalmamış, hayatı kendi ellerinden resmen akıp gitmekte olan birisi.

Eric, tam anlamıyla bir Eric Cantona fanatiğidir. Sanırım Manchester United taraftarlarının unutamadığı birkaç isimden birisidir Eric the King. Kişilik olarak savaşçı, asi, dediğim dedik birisidir ama marifetlerine kimse birşey diyemez. Postacımız Eric ise duygusal olarak sıkıştığı anlarda odasında Cantona’nın posteriyle konuşur, ona danışır, ondan bilgi almak ister.

hayatı düzene sokmanın birinci şartı

hayatı düzene sokmanın birinci şartı

Yine bugünlerden birisi gelmiştir ve Eric, Cantona’ya dönüp derdini anlatır, kendisinin ne yapacağını sorar ve bingo! Arkadan cevap gelir ve eric şok olur. Kim bekler ki kahramanın zavallı bir fanının yanında olacağını fakat Cantona’da tam olarak bunu yapamıyor. Muhtemelen postacı Eric’in kendi hayal dünyasından çıkıp gelmiş çünkü normal insanlar göremiyor sadece postacımız Eric görebiliyor.

Yaşam koçu diye bir terim gelişmeye başladı şu sıralar, hastalarına veya öğrencilerine hayatları hakkında fikirler, ne yapılıp ne yapılmaması hakkında şeyler söyleyen insanlar. Cantona’da Eric’in hayatına müdahale etmek ister, Eric ise önce Cantona’nın söylediği şeyleri pek dikkate almaz fakat yavaş yavaş dikkate aldığında ise hayatında birçok şeyin değişmekte olduğunu görür.
Cantona’nın yaptığı şey aslında futbolun içindekileri hayatın içindekilere uyarlamaktır. Takım ruhu doğrultusunda çalışmanın, beklenmeyeni yapmanın, rakibi tanımanın ve zayıf noktalara saldırmanın taktiklerini verir ve bunları sadece “şunu şunu yapmalısın ama bunu yapma” tarzında vermez. Bunları tamamen ünlü olduğu yıllardaki kendi tecrübelerinden dersler çıkararak verir.

Bakalım Eric, Cantona’nın söylediklerine uyarak hayatını gerçekten güzelleştirebilecek mi yoksa futbol sadece futbol mudur?

Gerçekten son zamanlarda izlediğim gayet keyifli bir film hele ki bizim jenerasyon gibi Cantona’yı tanıyan birisi olarak son derece

9 aylık ceza buna eşitmiş.

9 aylık ceza buna eşitmiş.

keyif verici. Özellikle film esnasında Cantona için yapılmış bestenin hep bir ağızdan söylenmesi var ki, inanılmaz derecede güzel.
İnsan çoğu zaman gidip İngiltere’de futbol insanı olmak istiyor. Adamlarım bar kültürü bile farklı be arkadaş! Neyse sanırım bu başka bir konuya giriyor.

Eğer biraz futbolla içiçeyseniz ve Eric Cantona’nın kim olduğunu azıcık biliyorsanız kesinlikle izlemekten pişman olmayacağınız Cannes film festivalinde şaşırtan filmlerden sadece birisi. Sapına kadar bir futbol filmi..

Çocukluğumun favori reklamını ve filmin fragmanını koyarak yazıyı bitiriyorum. Bu reklamı Eurosport’u sabahtan akşama izleyerek tekrar ve tekrar seyrederdim. Gerçekten de çok güzel reklam ama tamam bitti.

Yargı, Hukuk.. ne demekti?

Son zamanlarda epey yakın takip ediyorum olanları, katsayıların kalkması, mayınlı arazi, hakim savcılar, festivallere gelen tepkiler.
Hepsini kısaca kendi fikrimce yazacam ve Sayın Başbakanımız R.T.E’nin söylediklerini de buraya aktaracam.

Öncelikle bugün öğle saatlerinde Deniz Baykal canlı yayında birşeyler söyledi, birçok kanal verdi. Deniz Baykal çok güzel muhalefet olur, bunu zaten muhitinizdeki birçok kişi söylüyordur, Deniz Baykal ancak muhalefet olur, başka birşey olmaz. Yani kısacası yaptığı tespitler doğru ama konuşuyor sadece, icraat yok. Bu yazının devamını okuyun »

je vais bien ne t’en fais pas

2006 yapımı bir film, birçok fransız yapımı film ilgimi çekmiştir, izlemişimdir.. Çoğu aklımda kalmamış, birkaç tanesi ise beynimin en güzel yerinde yerini almıştır. O filmlerden herhangi birisine ait birşey gördüğünüzde veya hatırlayabildiğiniz kadarı ile repliklerden bir tanesini hatırlayabilirseniz, o an geçmişe dönersiniz. O an ki psikolojiye bürünürsünüz, etrafınıza baktığınızda şimdiki zaman yoktur, geçmiş zaman vardır. Sonra beyin haritasının yardımıyla noktaları tek tek birleştirirsiniz ve tekrar tekrar “iyi ki izlemişim” dersiniz.

İşte bunlardan bir tanesi de je vais bien ne t’en fais pas.. hatta belki daha fazlası.
Bu yazının devamını okuyun »

Duplicity

Burkett & Randle ve Equikrom kendi aralarında kıyasıya çekişen iki büyük kozmetik şirketidir. Bu iki firmadan bir tanesi çok gizli bir proje üstünde çalışmaktadır. Durum böyle olunca ilki gerçekleştiren firma, öbür firmayı yarış dışı bırakacaktır. Firmalardan bir tanesi tiyoyu almış ve yetenekli kişilerden oluşmuş bir nevi dolandırıcı takımla anlaşmıştır. Amaç, formülü onlardan çalmak ve bir an önce üretip, hissedarların karşısında gövde gösterisi yapıp, öbür şirketi hiç beklemediği bir anda safdışı etmektir.

Yetenekli ekibin içinde ise Ray Koval (Clive Owen) ve Claire Stenwick (Julia Roberts) vardır. Bu ikisi aslında eski bir ajandır ve kendi çaplarında plan yapıp, piyasadaki bütün herkesi oyuna getirip, formulü başka birilerine yüksek fiyatlarda satmayı amaçlamışlardır.

Filmimizin ana konusu böyle olunca, film ilk başlardan beri kendisini hissettiriyor. Ayrıca değinmek gerekli iki düşman şirketin en başındaki patronlar ise Howard Tully (Tom Wilkinson), Richard “Dick” Garsik (Paul Giamatti) çok güzel performans sergilemiş. Özellikle Paul Giamatti’yi çok seven birisi olarak bayıldım diyebilirim. Cliwe Owen’ın performansı ise oldukça güzeldi zaten ses tonunu oturtabildiği sürece ve mimiklerine hakim olduğu sürece sorun yok. Julia Roberts ise güzelliği, zerafeti ve oyunculuğu ile bildiğimiz Julia Roberts. Filmde hiçbir oyuncu sırıtmıyordu bunu rahatlıkla söyleyebilirim.

Film esnasında herşeyin yerli yerinde kullanıldığını not düşmek gerekli, şöyle ki yeri geliyor kasım kasım kasılıyorsunuz, yeri geliyor tebessümle karşılıyorsunuz bir sahneyi fakat hepsi bu kadar.

Yönetmenin de hakkını vermek gerekir tabiki, Şeytan’ın Avukatı filminin de yönetmeni olan Tony Gilroy bu sefer Şeytan’ın Avukatı filmindeki sükseyi yapamamış olsa da, elinden yine de güzel bir film çıkmış. Duplicity’e yüksek beklentilerle gidilmediği takdirde gayet güzel bir zaman geçirme aracıdır. Beyazperde’de izlenebilecek kaliteli bir film olduğunu düşünmüyorum, evinizde eğer biraz sağlam sistem varsa, durmayın bu eğlenceli filmi bir yerlerden edinip, izleyin.

Güneydoğudan Öyküler

Merhabalar,

Çok satanlar listesindeki kitaplara bakıyor musunuz hiç?Yağmurlara rağmen devam eden yaz mevsiminin etkisiyle olsa gerek liste aşk romanları, günümüz modası vampir temalı aşk / gençlik romanları, okuyanı çok farklı düşündüreceğine yönelik iddialarda bulunan bilgelik temalı kitaplar ve sair diğer tatil kitapları ile dolu. Zaten pek kitap okumayı seven bir millet olmadığımız da aşikardır ya; incelemeyi, araştırmayı da pek isteksizce yaparız hani; bu yüzden çok satanlar listesinde de buna yönelik kitaplara -umulmadık durumlar haricinde- rastlamak imkansız gibi.

Peki şimdi bu bahsedilenlerin başlıkla ne alakası mı var?

Alakası şu:

Başlık bahsedeceğim kitabın adı.Bir zamanlar çokça satsa dahi listelerde nedense! yer almayan, korsan baskılarının pek bulunmadığı bir kitap, Güneydoğudan Öyküler.

Kitabın yazarı ise Hakan Evrensel.Bugünlerde adı fragmanlarını gördüğümüz ve haberleri yapılan “Nefes” filminin senaristlerinden biri olarak duyuluyor daha çok.Oysaki kendisi güneydoğuda görev yapmış, akabinde kendi ifadesi ile bir yerlerde bir yanlış olduğunu farkedip bu sorunun cevabını ordu içinde bulamayacağını farkedip cevabı aramak için ordudan ayrılmış bir yazar.Güneydoğudan Öyküler haricinde bir de “Yer Eksi İki” adında romanı bulunuyor yazarın.

Üç aşağı beş yukarı kafanızda bir düşünce oluşmuştur kitabın neyi anlatıyor olabileceğine dair.Güneydoğu, terör, terörle mücadele, şehitler, maddi manevi zararlar, ohal…Bunlar kitabı oluşturan puzzle’ın parçacıkları..En nihayetinde ise kitaptan alıntılayarak anlatacak olursak; ” “Güneydoğudan Öyküler”, Türkiye’nin en büyük sorununun bir yönünü bizzat yaşamış yüz binlerce insanın; gaziler, şehit aileleri, doktorlar, hemşireler, hakimler, pilotlar, bekleyenler, hiç gidemeyenler, hâlâ orada olanlar ve dönenlerin yüz binlerce anılarından sadece küçük bir bölümünü içermektedir.”.

Bugünlerde siyasi çevrelerde kimilerine! göre çözüm amaçlı sıkça tartışılan, medyada artık o kadar önem görmeyen, bir o kadar sümenaltı edilen yahut yalan yanlış bilgilerlerle sözde uzmanlarca çözümlendirilen/incelenen ve en önemlisi artık toplumda kanıksanan, ne acıdır ki unutulan bir gerçeği, bir sorunu orada bir kanadından yaşayanları ve yaşanılanları samimi bir dille abartıya kaçmadan, gerçeği çıplaklığıyla anlatıyor kitap.

Yaz zamanı için çok satanlar listesindekiler gibi iç açıcı, neşelendiren kitaplardan biri gibi olmadığının farkındayım ama malumunuz Dünya’da ve Türkiye’de problemlerin olmadığı kadar karmaşıklaştığı, iç içe geçtiği, çözüm içinde çözümsüzlüklere ve yeni problemlere gebe olduğu bir dönemde en büyük problemlerimizden birisi hakkkında bu kitabın sıcak havada ürpertici gerçekliğiyle okunması gerektiğini düşünüyorum.

Başka kitaplarda buluşmak üzere…

Kitap hakkında bilgi:

Güneydoğudan Öyküler – Hakan Evrensel – Alfa Yayınları, 566 Syf.